KUŞLUK VAKTİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ

ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ * Öykü * Oyhan Hasan BILDIRKİ
"Dayın diyor." dedi annesi. "Olacağına ermeyecesi, gözünü toprak doyurası Mehmet Ağa, bizi mahkemeye vermiş!"
Beş katlı apartmanın merdivenlerini çıkarken kesilen Orhan Bey, oturma odasına girer girmez, her zamanki koltuğuna oturdu. Azıcık dinlenmek, soluklanmak ister gibiydi. Alışkanlıktan olacak eli, televizyon kumandasına gitti. Tuşlarda gezindikçe, ekranda da görüntüler değişti. Yine haberleri yakalamıştı. Döndü, annesine baktı. Yetmiş beşini geride bırakan Hanife Hanım, gözlük bile kullanmadığı halde, parmağına doladığı beyaz ipliğe tığını daldırıyor, kim bilir kaçıncısı olduğunu çoktan unuttuğu fiskos masası örtüsüne devam ediyordu. Kendisine aldırmayan oğluna kızıyor olmalı, gözünü, tığından ve ipliğinden ayırmadan, bu defa sesini, biraz daha yükselterek, yeniden söyledi:
"Dayın dedi, dedim. Baksana, Mehmet Ağa komşularımızla birlikte bizi mahkemeye vermiş."
"Versin!"
"Versin demesi, kolay! Bir de bana sor. Koca ömrümde mahkemeye mi çıktım ki, senin gibi aldırmayayım?"
"Aldırmadığımı nerden çıkarıyorsun?"
"Versin diyorsun, ya!.."
"O, lâfın gelişi! Henüz dinlenemedim daha. Biliyorsun, derslere yetişmek için sabahın köründe kalkıyorum. Minibüse yetişme telâşını saymazsan bile, akşam alacasına kadar, dur durak bilmez sırık gibi adamlarla uğraşmak kolay mı? Günüm dolunca dilekçeyi basacağım. Öğretmenlik de çekilmez oldu! Hani diyordun ya, elin ekmeği kanlı olur, silip de yiyebilene aşkolsun! Şimdi biz, o günlerdeyiz. Bütün gün bal börek yemekle, canım gülüm demekle uğraşmıyoruz. Karşında amaçsız, anlayışı kıt bir sürü. Çaresizlikler, gürültü sebebi olmuş çıkmış. Mehmet Ağa'nın derdi neymiş?"
"Ne olsun? Zıkkımın kökünü yiyesicenin tarlası, ta bilmem nerde, utanmadan kalkmış, yola tecavüz ettiğimizi söylemiş. Benim hanidir tarlaya gittiğim mi var? Durum nedir, onu bilmiyorum. Acaba icarcılar, yolu sürüp attılar mı?"
"Öyle bir şey yok!"
"Eee, bu adamın zoru ne?"
"Zoru?.. Kendisine kestirmeden yol arıyor. Masraflar arttı ya, üstelik mazot da pahalandı. Çift çubuk dönüşünde Söke'ye gelmek için, köyün üst başını dolaşacağına, ara yoldan geçmek istiyor. Her halde başka bir niyeti yoktur?"
"Niyeti batsın!"
"Batsın demekle olmaz! Dayım, başka bir şey söyledi mi?"
"Söyledi. Abla dedi, Orhan'a sor bakalım. Son aldığımız parça ile ilgili köy senedi nerde?"
"Dayımda!"
"Fakat o, her tarafı aramış, bulamamış. Avukat müsveddesi de hırlı mı? Miras bölünürken, keşif yaptırıp senetli parçayı da ana tapuya katsa, sanki elinde kalacaktı. Korkumun biri, bundan."
"İkincisi?"
"Onu, baştan söylemiştim. Koca ömrümde mahkemeye çıkmışlığım mı var? Sıkıntımdan, elim ayağım sakrıyor."
"Heyecandandır!"
"Heyecandan meyecandan! Üstelik tansiyon ve şekerimi de unutma."
"İlâçlarını düzenli almıyorsun olmalı."
"Bunu nereden çıkardın?"
"Şeker meker diyorsun da!"
"Sana söylemeyi unutmuşum. Tansiyon hapım kalmadı. Çarşıya çıkarsan, dönüşte alıver."
"Olur!"
Her ikisi de, kapı ziline kulak kabarttılar. Orhan Bey doğrulup kapıya gitmek üzereyken, Hanife Hanım da tığını boşalttı, ipliğinin arda kalanını sarıp sarmaladı, iş torbasını kaldırdı. Bu sırada da dış kapı kilidinde anahtar döndü. Hafif itme soncunda kapı açıldı.
Orhan Bey, alış verişten dönen eşini karşıladı. Elindeki poşetlere davrandı. Alabildiklerini aldı.
"Öldüm, bittim!" dedi Şükriye Hanım. "Pazarı, alışverişi de boşladın bu sıra. Sakın poşetleri yemek masasına bırakma!"
"Biliyorum."
"Televizyonun sesini de kıs. Bütün apartmandan duyuluyor. Sağır mısınız ne? Kim var?"
"Annemle ben! Başka biri yok. Konuşuyorduk."
"Kim bilir kimi çekiştirdiniz?"
Televizyonun sesi kısıldı. Orhan Bey'in yokluğunu fırsat bilen Şükriye Hanım'ın sesi parladı:
"Haber derdinden, güzelim diziyi bile berbat etmişsin. Belli ki anneme de seyrettirmemişsindir."
Hanife Hanım, gülümsedi:
"Öyle, öyle ya gelinim. Bu senin adamından dizi mi seyredebiliyoruz? Sanki padişah olacak."
"Ne yapalım? Oğlun. Biraz da sen haber anlat."
"Haberler kötü."
"Ne oldu?"
"Mehmet Ağa'nın işi gücü yok ya, tutmuş bizi, mahkemeye vermiş. Onu konuşuyorduk Orhan'la. Avukatı da boşladık. Ne yapacağımı bilemiyorum. Korkuyorum."
"Korkmana gerek yok, anne. Düşündüğüne bak. Avukata ne hacet? Mahkemede konuşamam diyorsan, söyle Orhan'a, yazıversin diyeceklerini. Her şeyin bin de çaresi bulunur. Adâlet, herkes için var."
"Öyle diyorsun ya, ben yine de korkuyorum. Mehmet Ağa, arkalı adam. Oldukça da zengin. Mahkemede mutlaka ona arka çıkacaklardır. Arka çıkmasalar bile, parasını umacaklardır. Biz, baştan kaybettik gibi. Mahkemeye verdikleri hep çıplak. Hiçbirimiz, imkânı yok, ağzımız lâf edip de, derdimizi noksansız anlatamayız."
"Oğlun hâlleder."
"Hâlleder de, benimki benden gittikten sonra, ne fark eder?"
Balkon duldasında sigarasını keyifle tüttüren Orhan Bey, yeşili tükenen, boy boy apartmanlarla dolan Söke'ye uzun uzun baktı. İçerideki konuşmalara kulak kabarttı. Lâfın ucu kendisine değince seslendi:
"Uzatacak ne var bu kadar bunu? Bir türlü anlayamıyorum! Hanımın dediği gibi, mahkeme günü akşamı oturur, adına bir dilekçe yazarım. Mahkemede konuşmazsın. Soranın eline, yazılı ifadeni tutuşturuverirsin, olur biter. Üstelik bu ülkede de, adâlet mülkün temeli! Bunu, bizden daha iyi biliyorsun değil mi anne?"
"Öyle söylüyorlar, ama ben, yine de çekiniyorum."
"Korkudan çekinmeye geldinse, mesele yok! Şimdiden tasalanma. Şekerin artacak, tansiyonun çıkacak. Akşam akşam seninle uğraşmayalım. Adâlet mülkün temeli, dedik ya!"
Tam bu sırada güneş, zeytin ağaçlarını yangınla, kesip koparmayla birer birer yitirdikten sonra, eriyip ufalmaya başlayan Kemalpaşa Dağları'nın arkasına düştü. Kel tepelerin gölgeleri, şehrin bütün meydanlarına kadar uzandı. Hükümetin önündeki meydan lâmbası yandı. Az sonra ışıkları daha da parlayacak. Bir kucak dolusu sarı huzme büyüyecek, açılacak, meydanı boğmak ister gibi yükselen binaların alınlarına vurup yansıyacak. Bir ışık bayramı şehri aydınlatacak. Tekmil minarelerde ezan sesleri. Akşamın vakti geldi.
Balkondan salona geçen Orhan Bey, kol düğmelerini çözdü, ardına kadar açık kapıdan lavaboya geçti. Hanife Hanım da hareketlendi. Şükriye Hanım, ocağın ateşini kısmak için mutfağa girdi. Ortalıkta derin bir sessizlik var. Bu sessizliği, aniden parlayan telefon zili bozdu. Son selâmını veren Hanife Hanım, yakınındaki telefona uzandı.
"Burası, Orhan Bey'in evi." dedi. "Siz kimi arıyordunuz? Kusura bakma, sesini alamadım! Alo, bir dakka. Kardeşim sen misin? Eee, niye hemen adını vermedin? Bizimkisi ihtiyarlık işte. İnsan kocadıkça başta akıl mı kalır? Makbuzu buldun mu? Eh, bu iyi işte! Buna sevindim. Ben de çocuklara selâm ederim. İyi akşamlar!"
Orhan Bey, sadece emin olmak için sordu:
"Dayım mıydı?"
"Evet!"
"Makbuzu bulmuş ha?"
"Öyle diyor."
"Desene, problem kalmadı?"
"Peki ama şekerim, tansiyonum?"
Mutfakta tabak şakırtıları, çatal, kaşık tıkırtıları. Peşinden Şükriye Hanım'ın, içinde az da olsa tehdit kokan sesi:
"Yemek hazır! Herkes sofraya! Orhan, bırak kanal değiştirmeyi. Haberleri daha sonra da dinleyebilirsin!"
"Fakat, hanidir dinlediğim yok!"
"Dinlesen, eline ne geçecek?"
"Sana kaç defa söyledim, küçük televizyonu mutfağa alalım diye."
"Sanki yer var da? Bu kadar taka tukanın arasına, bir de televizyon gelip kurulsun diyorsan, aldanıyorsun. Biliyorsun mutfakta, kıpırdamaya bile yer yok. Hem, boşuna çene çalıp da, zaman kazanmaya çalışma. Yemeğin soğuyor!"
"Bir dakika! Hemen geliyorum!"
"Hadi ama..."
Orhan Bey, haber kanalını ayarladı. Uzaktan kumanda aletinin yardımıyla televizyonunun sesini yükseltti. Durmadı, mutfağa geçti. Sofradaki yerini aldı. Ancak, bir kulağı şüphesiz ki haberleri okuyan spikerin sesindeydi. Yemek yemekten ziyade, zaman zaman alçalıp yükselen televizyon sesine kulak kabartıyor, dikkatle haberleri de dinlemeye çalışıyordu. Oysa annesiyle hanımı, başka meselelerin çözümündeydiler.
Beride şehir akşamı kararıyor. Bütün apartman pencereleri ışığa doymuş. Dışarda, oyun bahçeleri olmadığı için henüz oyuna doymayan çocukların itirazları. Öbek öbek işten dönen kadınlı erkekli işçiler, evlerine dönmenin heyecanını yaşıyorlar.
Televizyonda spikerin sesi yükseliyor:
"Millî Park'ın kırk dokuz yıllığına kiralanmasından sonra, Kuşadası Kirazlı köyünde yüzölçümü oldukça kabarık bir çiftlik..."
Elektrikler "pat" diye kesiliyor. Haberin gerisini anlamak zor. Birdenbire çöken karanlığın etkisiyle olmalı, mutfaktakilerde hiçbir hareket yok. Orhan Bey, el yordamıyla kapıyı tutuyor. Şarjlı lâmbayı bulma derdinde.
Şarjlı lâmbalar yandı, mahkeme başladı. Yıllardır hiçbir duvarı boya görmeyen, yıkımı yılan hikâyesine dönen handan bozma adliye binasının merdivenlerini güç belâ çıkan Hanife Hanım, bekleme bölümünde soluklanacak bir yer aradıysa da ilkin bulamadı. Bekleme salonu, anacık babacık gününü andırıyor. Oturma yerleri hepten dolu. Mahkemelerin kapıları ardına kadar açık. Henüz hâkimler de gelmemiş. Elinde taşıma güçlüğü çektikleri çantaları olan avukatlar, bazen açık buldukları kapıdan içeriye kafalarını uzatıyor, aradıklarını göremeyişin sıkıntısıyla kendilerine ayrılan odaya dalıyorlar. Bazıları da mahkeme kalemine uğrayıp bir kucak dolusu dosya ile çıkıyorlar. Bekleyenlerin konuşmaları, şamataya dönmüş. Gürültü, gittikçe büyüyeceğe benzer.
Bir zaman sonra mübaşirler göründü. Mahkeme kapılarının yan pervazlarına duruşmaya gireceklerin sıra listelerini astılar. Sırasız iş görülmesin diye olmalı! Daha sonra siyah cüppeli hâkimler geldi. Biraz yüksekten uçan bir havayla bekleyenlerin arasından geçerlerken, tanıdıkları avukatlarla selâmlaştılar.
Ayakta kalmanın sancısını yaşayan Hanife Hanım, gecikmeli de olsa, duruşmanın başlayacağını düşündü. Ancak bu defa da çaycılar sökün etti. Onlar servise başlayınca, bazı mahkeme kapıları kapandı.
Birisi homurdandı:
"Herhâlde duruşma saatlerini yanlış yazmışlar. Beklemek asabımı bozuyor. Çağrıya sadık olma anlayışına ne zaman geleceğiz?"
"İşimiz gücümüz yok sanki."
"Beylerin keyfi gelecek de, bizi hatırlayacaklar!"
"İş oraya kalırsa, bekle ki yonca bitsin!"
"Deme yahu..."
"Acelem vardı, yola çıkacaktım. Allah için şahitliğe gelmiştim. Bu gidişle yolculuktan vazgeçeceğiz gibi."
"Canım, niye telâş ediyorsunuz? Belki dosyalara göz atıyorlar."
"Orası, bizim bileceğimiz iş değil!"
Hanife Hanım'ın sancısını kökten kesecek bir ses duyuldu:
"Affedersiniz teyze! Orhan Bey'in annesi misiniz?"
"Öyle yavrum!"
"Geç otur şöyle! Yorulmuşa benziyorsun."
"Şükriye Hanım da nerede kaldı?" endişesini yaşayan Hanife Hanım, şeker ve tansiyonunu da düşünerek, gösterilen yere çöktü. Yaşlanmanın verdiği çaresizlikten olacak, of'ladı pof'ladı. Fakat yine de kendisine yer gösterip, buyur edene dikkatle baktı.
"Seni çıkaramadım, yavrum!" dedi. "Kimlerdensin?"
"Anlatması uzun sürer teyze... Ben, Bağarası'nın köylüklerindenim. Bir vakitler Orhan Bey, iyi dostumdu. Şimdi bağlarımız koptu. Hayat memat derken, yapıver ediver derken tükenip gidiyoruz. Geçim şartları ağırlaştıkça, kenetleneceğimize, birbirimize arka çıkıp güçleneceğimize, nedense daha çok ayrılıp uzaklaşıyoruz. Sizi, zaman zaman bizim o taraftayken görmüştüm. O yüzden hatırladım. Hem yaşlılara saygı göstermek gerekmez mi? Anlayacağın, beni çıkarman, tanıman da önemli değil."
"Fakat sen, ayakta kaldın yavrum."
"Olsun be, teyze! Bunun ne önemi var?"
Bankadaki al verlerini, getir gönderlerini yoluna koyan Şükriye Hanım, merdiven başında göründü. Meraklı gözlerle, Hanife Hanım'ı arıyordu. Kalabalık, onu da ürkütmüştü.
Hanife Hanım, onu görünce seslendi:
"Şükriye Hanım, Şükriye Hanım! Bu tarafa bak! Buradayız!"
Şükriye Hanım, ite kaka, kalabalığı yara yıka çağrıldığı yere doğru yürüdü. O da yorulmuşa benziyordu. Kendince evdeki hesabı, çarşıya uymamıştı. Göz ucuyla mahkeme kapılarını taradı. Daha hiçbir mahkemede duruşmalar başlamamıştı.
"Hayrola anne, daha bekliyor musun?"
"Gördüğün gibi."
"Sıkılmadın mı?"
"Sıkıldım desem, yalan olur. Bizim oralı bir tanıdıkla karşılaştım. Onunla lâflıyorduk."
"Bak, bu iyi! Umarım heyecanın yatışmıştır."
"Biraz! Şu beyefendi olmasaydı, her hâlde mahkeme çatısı başıma çökerdi. Bana yer gösterdi de, buraya sığışabildim."
"Merhaba Mustafa Bey! Sakın siz de mi Mehmet Ağa'nın hışmına uğradınız?"
"Merhaba hoca hanım! Ben, birilerinin hışmına uğradım. Bir yıldır bu kapıların önünde ömür tüketiyorum. Sigortalıyım ya, durup dururken beni şeytan dürttü. Sigortalı günlerimi toplatayım dedim. İlgililer sağ olsunlar, günlerimi sayıp toplayıverdiler. Emekli olabilmen için doksan günün var dediler. Yalnız beni, bir konuda uyardılar. Onlardaki kayıtlara göre, kimlik bilgilerimde yanlışlık varmış. Nüfusa kayıtlı olduğum ilçe yerine "Çalışlı", köyü hanesine de "Söke" diye yazılmış. Bu hatayı düzelttirmezsem, bana maaş da bağlayamayacaklarını söylediler. Şimdi senesi doldu. Mahkeme açtım, sürünmeye başladım. Hâkimlerin maşallahı var. İlk duruşmalarda hep adımı, soyadımı sordular, zapta geçtiler, çık dediler. Gün verdiler. Filân günleri falancaları kovaladı. Bu kaçıncı gelişimdir, unuttum. Dokuz şahit, dokuz para! Çalışlı'nın köyüm, Söke'nin de ilçem olduğunu bir türlü anlatamadım. Emekliye çıkma günümün üstünden yıl geçti. Önceki duruşmada, nüfusa yazma kararı aldılar. Cevap olumlu gelirse, karar bugün çıkacak."
Hanife Hanım duydukları karşısında gerildi, korktu. Tansiyonu yükselir gibi oldu. Belki de şekeri çıktığından mıdır nedir, ağzı kurudu, parmak uçlarından başlayan bir kaşıntı, bütün vücudunu sardı. Çözülen diz bağlarında güç bulabilse, çıkıp çekip gidecek, bir dakika bile olsa burada durmayacak. Umuda bir kibrit çakmak için söyledi:
"İnşallah talihin yaver gider de, beklediğin kararı alırsın."
"İnşallah!"
Tam bu sırada mübaşirlerden birinin sesi, gürledi:
"Mustafa Uludere! Mustafa Uludere!"
Herkes, kimdir diye merak ettiklerinden olacak ki, Mustafa Bey'e baktılar. Aralarından bazıları duruşmalar başladı deyip sevinirken, bazıları da ilk çağrılan olmadıklarına kızdılar, öfkelendiler.
Avukat ordusu çözüldü. Çantasını kapan, gözlüklerini gözlerine takıştıranları, mahkeme kapılarından ilgilendiklerine doğru yürüdü. Bekleme salonunda bir dalgalanmadır başladı. Yeni baştan listelere bakıldı. Bütün mahkeme kapıları açıldı. Mübaşirler önce davacıları, daha sonra davalıları çağırmaya başladılar. Şamataya dönen konuşmalar kesildi, dozu yükselen gürültüler söndü.
"Diğer davalılardan gelen var mı, anne?"
"Bilmem! Doğrusu hiçbirini göremedim."
"Geldim, geldim Hanife Hanım."
Dönüp baktılar. Yola tecavüz davasının davalılarından olan Limoncu Halil, kilolu vücudunu sürükler gibi yanlarına geldi. Boşalan kanepelerden birinin ucuna çöktü. Soluk soluğaydı. Elinin tersi ile, geniş anlında biriken terini sildi. Çakıra çalan fersiz gözlerini de iri iri açtı, sordu:
"Bizim hâlimiz ne olacak Şükriye Hanım? Biz iki ihtiyar, ölelim gayri. Bu yaştan sonra, mahkeme kapılarına da mı düşecektik?"
"Niçin ölecekmişsiniz Halil Amca? Varlıklıya darlık olmazmış. Mehmet Ağa'nın yıldızı size küsmüş. Yalnız, sayesinde de mahkeme kapılarına düştüğünüzü unutmayın."
"Unutur muyuz hiç?"
"Seni bilmem ama, annem unutur."
"Unutmaz, unutmaz!"
"Elbet unutmam Halil. Fakat gücüme gidiyor. Bizden ne kötülük gördü de davacı oldu? Biliyorsun o, bizim elimize doğdu. Kendisini az mı arkaladık? Şimdi palazlandı. Kanatlandı kanatlanmasına ama yanlış alanlarda uçuyor. Gözü doymazların arasına karıştı. Bedava mezar bulsa, içine girecek. Gözünü tamah kamaştırmış. İnsan, bu kadar aç gözlü olabilir mi?"
"Doğru dersin Hanife Hanım, doğru. Kılıksız ağa, bedavaya mezar bulsa, hemen içine girecek. Avcı şahan gibi fırsat kolluyor. Sizin tarlanın arkasındaki Kavas Çiftliği'ni de almış. Sıkıntısı, dilediği yerden tarlasına, hava alanları gibi yollar açmak. Benden ne istedi? Arkasız bir çıplakla niye uğraşıyor? Bunu hiç anlayamadım. Nizalı yol kenarında tarlam marlam da yok. Muhtara bakılırsa, ben de davalıymışım. Biz, devletin buyruğundan korkarız. Aldığımız davete, boynumuzu uzattık. Saygımızdan işimizi gücümüzü yüz üstü bırakıp, kopup geldik. Geç kaldım diye de ödüm koptu. Sizi görünce ferahladım. Aceleden aklım karıştı. Hâl hatır bile soramadım. Şükriye Hanım kızım da, kusurumuza bakmaz gayrı. Kızı, çırak çıkarmışsınız. Nasıl, geçimi iyi mi bari? Oğlandan haber alıyor musunuz? Boylu poslu maşallah. Askerlik kaderimiz fakat çabuk geçer. Ortalık çok karışık. Sizinki o tarafta değil ya?"
"Değil!"
"Bu iyi işte! Her gün akan kan, diz boyu. İstiklâl Savaşı'nda bile bu kadar canımız telef olmadı. Şükür, memleketimizi yedi başlı düşmandan kurtarmışlar. Şimdi ne olacak? Bir bilenimiz ve işi yoluna koyanımız yok."
Dışarıda bir gürültüdür koptu. Bekleme salonundakilerden bazıları, merdivenlerden aşağıya koşuştular. Uzunçarşı kaynıyor. Bayrağa sarılı bir tabut, eller üzerinde taşınıyor. Kalabalığı oluşturanların arasından daha ziyade gençler, var güçleriyle bir ağızdan haykırıyorlar:
"Şehitler ölmez!"
Az sonra, gidenler döndü. Bekleme salonu yeniden canlandı. Tam bu sırada duruşması biten Mustafa Uludere, yanlarına geldi. Yüzünden, keyfinin kaçık olduğu anlaşılıyordu. Besbelli, canı bir şeye sıkılmıştı. Derdini paylaşacak birilerini arıyordu.
"Bizimkisi" dedi, "yine başka bir duruşmaya kaldı. Bu defa da genel müdürlükten soracaklarmış. Oradan gelecek karşılık, kördüğümü çözecekmiş."
"Ne genel müdürlüğü? Mahkemenin bir de genel müdürü mü var?"
"Yok be, amca! Demem o değil. Nüfusçular, ilçemle köyümü karıştırmışlar. Yargıçlar da işin içinden çıkamıyor. Bu yüzden bir kere de nüfus genel müdürlüğünden soracaklarmış."
"Desene, yonca bitsin hikâyesi!"
"Eh işte, onun gibi bir şey! Size, Allah acısın! Dilerim benim şu çektiklerimi, siz de yaşamazsınız. Zamanım yok. Vakit de daraldı. Orhan Bey'e selâm ve hürmetlerimi iletiverir misiniz?"
"Elbette!"
"Bizim oğlanı, az kaldı unutacaktım. Bizimki yaşlılık işte. İnsan kocayınca, aklı da küçülüyor. Sahi, Orhan Bey ne âlemde? Çoktandır köye de uğramaz oldu. Eskiden gelirdi, görüşürdük. Şimdi günler bir tutam. İnsan, çocuk çoluğa da karışınca, dostlarını aramaya zaman bulamıyor. Geçenlerde kahvede duydum. Adı batasıcalar, onu da mı sürmüşler?"
"Öyle!"
"Gittiği yer, uzak mı?"
Mübaşirin sesi, muhabbete soğan doğradı. Hanife Hanım, yerinden doğruldu. Mahkeme kapısına doğru yürüdü. Heyecanlıydı. Açık kapıdan içeri girdi. İlk defa gördüğü mahkeme salonu, kalp atışlarını hızlandırdı.
Kürsüde, önündeki dosyaları karıştıran hâkim, başını bile kaldırıp bakmadan, hiç oralı değilmişçesine sordu:
"Milletin yoluna tecavüz hakkını kimden aldınız?"
İşler çatallaşıyor mu, ne?.. Hanife Hanım'ın dizlerinin bağı çözüldü. Önce tutunacak bir yer aradı. Yeni yetme, çiçek bozuğu avukatı gördü. Ne diyeceğini şaşırdı.
"Bana bak oğlum!"
"Kendine gel, kadın! Burada oğul moğul lâfı edilmez. Yalnız sana sorduklarıma cevap ver."
"Benim tansiyonum yükseliyor. Üstesine şekerim de var. İki sözü bir araya da getiremem. Onca ömrüme rağmen, ilktir hâkim karşısına çıkıyorum. Heyecanlıyım. İzniniz olursa, dava ile ilgili savunmamı yazılı olarak vermek istiyorum."
"Olur!"
Hanife Hanım, çantasından bin bir güçlükle savunmasını çıkardı. Hâkime uzattı. Savunma okunmadan, dosyasına kondu.
Hanife Hanım rahatlamıştı. Dışarı çıktı.
Mübaşir seslendi:
"Akıncı Rıza! Dağ Celal! Karayiğit Fuat! Limoncu Halil!"
Son çağrıyla birlikte, Limoncu Halil'in eli, ayağı boşandı. Gözleri daha da fersizleşti. Sanki adliye binasının basık tavanı, üstüne üstüne geliyordu. Mahkemelerin kapıları açılıp kapanıyor, binlerce göz, kendisine bakıyordu. Doğrulup kalkmak istedi. Yorgun bacakları, vücudunun ağırlığını çekemedi. Yardım isteyecek oldu, ama beceremedi. Yeniden yüklendi, kalkmayı denedi. Fakat olduğu yerde yığıldı, kaldı. Başı, oturduğu kanepenin sert demirine vurdu.
Hem Hanife Hanım, hem de Şükriye Hanım telâşlandılar. İşi bitenler çekip gittiğinden, yardım istenecek kimse de yoktu. Bereket, mübaşir yetişti. Arkasından hâkim ile avukat da geldiler. Nöbetçi polisler koştu. Duruşması bitmemiş olan üç beş kişi de kalabalığın sayısını arttırdı. Herkes, Limoncu Halil'in üstüne kapandı. Acemilik, çaresizlik doğurdu. Hiç kimse doğru dürüst ne yapacağını, nasıl davranılacağını bilmiyor.
"Doktor yok mu?"
"Ambulans çağıralım!"
"Adam, ölmüş olmasın?"
"Nabzına bakalım! Nefesi nasıl?"
"Hayret! Bu salonda ilk defadır böyle bir şey oluyor."
"Aranızda kâlp masajı yapabilecek var mı?"
Her soru, yeni bir sorunun tarlası oluyordu. Düğüm çözüleceğine, daha da karışıyor. Telâşlı insanlar, köşeden bakanlar, aman bizden olmasın düşüncesiyle bulunduğu noktadan ayrılmayanların yapabileceği bir şey yoktu. Hanife Hanım'ın eli ayağı boşanmış, tansiyonu çıkmış, nutku tutulmuştu. Şükriye Hanım, gürledi:
"Durup bekleyeceğinize, sağlık ocağına koşsanıza! Adamcağız ölüyor, biz durmuş, birbirimize akıl satıyoruz. Bir kat aşağıdaki sağlık ocağını düşündüğünüz yok."
"Bu, iyi fikir."
"Öyleyse durma! Çabuk oradan bir doktor çağır!"
Kalabalıktakiler, birbirlerinin yüzüne baktılar. Nöbetçi polislerden biri gitti. Az sonra, beraberinde bir hemşireyle döndü. Esmer tenli, etine dolgun, tombul hemşire, kalabalığı yardı. Nefes nefeseydi. Hastanın nabzına baktı. Dinleme aletiyle de göğsünde gezindi. Gömleğinin yaka düğmesini açtı. Mübaşirin yardımıyla Limoncu Halil'i kanepeye uzattı. Ellerini üstüne koydu, çaprazladı. Olanca gücüyle kâlbe masaj yaptı. Kalabalığa çıkıştı:
"Azıcık dağılın! Adamın üstüne çöreklenmişsiniz, neredeyse sıkboğaz edeceksiniz. Haydi, durmayın öyle. Biraz açılın!"
"Haydi açılalım."
"Bak bak, hasta kendine geliyor."
"Gözünü açtı."
"Kolonya bulunur mu?"
"Su getirsek olmaz mı?"
"Ne var? Ne oldu bana? Bunca insan niye başımdasınız?"
"Bir şeyin yok. Sadece kendinden geçmişsin, o kadar."
"Basite alma, hemşire. Adam, basbayağı kriz geçirdi. Aşağıya indirip bir güzelce bakın."
"Öyle diyorsunuz ya, bakacak doktor yok. Mesai bitti."
"Mesai bitmiş."
"Doktor yokmuş."
"Benim bir şeyim yok. Duruşma bitmeden de hiçbir yere gitmem."
"Şimdi duruşmanın sırası mı? Allah korusun, sana bir şey olursa üzülürüz."
"Yok. Duruşma bitmeden bir yere gitmem. Aklım başımda. Azıcık yorgunum."
Duruşma hâkimi, mübaşire döndü;
"Öyleyse, sanığı içeri al!" dedi.
Şükriye Hanım, karşı çıktı:
"Hiç olur mu hâkim bey? Adamın sıkıntısı var."
"Yakınınız mı?"
"Tanıdık."
"Kendisine yeni duruşma gününü verelim."
"Ben alırım. Fakat bir ambulans çağırsak!"
"Hemşire hanım, sizin ambulans gelsin."
"Sürücüsü yok, efendim!"
"Belediyeden isteyelim."
Meraklılardan bazıları dağıldı. Hâkim de, kendi odasına çekildi. Polisler yerlerine döndü. Ambulans geldi.
Kendine gelen Limoncu Halil, az rahatlar gibi olmuştu. Kendini yokladı, ayağa kalktı. Keyifsiz de olsa, birkaç adım attı. Durumu, ciddiydi. Anladı, geri döndü, kanepeye çöktü.
"Beni yalnız bırakma Şükriye Hanım! Bana sahip çık! Oğlumun telefonu var ama numarasını unuttum. Ona da haber ver. Sen, bunun yolunu bulursun. Bu mahkeme kapıları öldürecek bizi! Kocalık, belli bir yaştan sonra çekilmiyor. Elin maskarası olduk çıktık. Hâkime cevap verememekten korktuk. Korktuk da iyi mi yaptık? Durum meydanda. Neredeyse öbür tarafa merhaba diyordum. Bereket, sizler vardınız da, krizi atlatabildim."
"Tasalanma, Halil amca! Hiçbir şeyi, oluru olmazı kendine dert etme. Her şey olacağına varır. Sular bile gide gide denizlere ulaşır. Bak, ambulans geldi. Seni hastaneye de götürelim. Doktora görün. Kontrolden geç. Olur mu?"
"Ne diyeyim? İyisini, siz bilirsiniz. Bizimkisi yaşamak da değil, say ki sürünmek. Size de çok zahmet veriyorum. Bunu nasıl ödeyebileceğimi kestiremiyorum."
"İnsanlık öldü mü?"
"Ölmemiş! Araba yakında mı? Yakınsa, mesele yok. Yürüyebilirim. Fakat oğlumu ara, ha!"
Yürüdüler.
Limoncu Halil, zemine inen merdiven basamaklarını güçlükle de olsa, kâh duvara, kâh tırabzana tutuna tutuna aştı. Ambulans sürücüsü, yardımına geldi.
"Bey amca, omzuma yaslan!"
"Sağ ol! Güzel Allah'ım, tuttuğunu altın etsin! Bunlar olmasa, hâlim beterin beteri olacaktı. İki paralık bir dava için ölüp gidecektim. Tanıyanı, bileni olmak güzel şey."
"Kendini yorma, bey amca! Şöyle sedire çık, uzan. Abla, sen de gel!"
"Gelirim gelmesine de, yanımda yaşlı annem var."
"Hanım anne de gelsin. Buyurun! Hastayı bekletmeyelim."
Sirenler çaldı. Kestirmeden Uzunçarşı'ya çıkıldı. Saygısız sürücülerden birisi, belki de açıkgöz geçineni, yolu kapattı. Siren sesleri artınca, sağa çekildi, ambulansa yol verdi. Fakat sürücü-sünün arkasından, alındığı ağızları çirkinleştiren bir iki söz etti.
Acil serviste, ilkin hasta kaydı yapıldı. Şükriye Hanım'ın tanıdıklarından genç doktorlardan biri, Limoncu Halil'le ilgilendi. Nabza bakıldı, sırt dinlenildi. Ağrı, sızı gibi şikâyetler soruldu. Serum takıldı. Ağır ilâç kokuları yükseldi.
Hanife Hanım'ın yüreğinde kaygılar. Neredeyse akşam olacak. Günler bir tutam; ettiydim, bulduydum, aldıydım derken, bitiveriyor. Fakat bu gün, öyle değil! Gün sakız gibi uzadıkça uzadı, sanki yüz yıl oldu. Kocalık, maskaralık mı, ne? Başkalarına bağlı kalma, hatta onlara ayak bağı olma kötü. Hanife Hanım bütün gün, kendi derdini öne çıkarmış, korkularını Şükriye Hanım'dan alacağı destek ile yenmeye çalışmıştı. Kızı gibi sevdiği gelininin koca bir gününü berbat etmişti. Limoncu Halil'in hastalığı, olanların üstüne tuz-biber ekmişti. Ambulanstı, hastaneydi, postaneydi derken Şükriye Hanım'ı fazlasıyla yormuşlardı.
Babasıyla ilgili haberi alır almaz Mehmet Ali, acil servise geldi. Doktorlara tek tek danıştı, babasının yatırıldığı bölüme geçti. Davranışlarında köy kültürüyle yetişmiş olmasının çekingenliği vardı. Aldığı terbiye onu, içine kapanık bir tipe çevirmişti. Nöbetçi doktorla konuşurken bile, sesini kısabildiği kadar kısmış, yanakları elma kırmızısına dönmüştü. Babasının başında, Hanife Hanım'la Şükriye Hanım'ı görünce, rahatladı. Geldi, babasının başucunda durdu. Boynunu büktü. Sordu:
"Nasılsın baba?"
"Sen misin Mehmet Ali'm?"
"Evet baba!"
"Önemli bir şeyim yok be. Ufak bir baş dönmesi, ayaklarımı yerden kesiverdi. Haksız yere mahkeme kapısında adımızın dillere düşmesinin utancı, az kaldı beni alıp gidecekti. Hanife teyzeni köyden tanırsın. Onlarla az mı komşuluk yaptık? Bereket yanımdaydılar da tutup buraya getirdiler. Önceden söylediğim gibi, benim bir şeyim yok. Aklım başımda. Takatsizliğe gelince, bu da, kocalık işareti. Bu gece, burada kalmam gerekiyormuş. Doktor öyle söyledi. Belli ki, kendince bir sebebi var. Anan meraklanacak. Sen ona, münasip bir dille durumumu anlatırsın. Sakın ha, pat diye hastanede olduğumu söyleme. Sonra bütün hınımı hısımı peşine takar, sabahı beklemeden buraya akarlar."
"Kendini yorma baba! Dediklerini anladım. Söylediklerini yapacağım. İlâç milaç alınacaksa, onları getireyim."
"Şükriye Hanım kızım, o işleri gördü. Sonra onunla konuşursun."
"Olur, konuşuruz baba!"
"Önemli değil Halil amca. Yaptığımızı borca sayıyorsan, gücenirim. Ben, herkesin yapabileceğini yaptım. Oğlana bir de borç faturası çıkarma. Biz, bir acı kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu bilenlerdeniz. Büyüklerimizden böyle gördük."
"Ne diyeyim, oğul? Vakit geç oldu. Araban yanında mıydı?"
"Yanımda. Dışarıya park etmiştim."
"Bu, iyi işte. Hanife teyzenle Şükriye ablanı, evlerine kadar bırakıver."
"Her hâlde başka türlü davranacak değiliz, ya baba!"
Birlikte acil servisten ayrıldılar. Limoncu Halil'in gözlerinden belli belirsiz birkaç damla yaş düştü.
Mehmet Ali, kontağı çevirdi. Aracını park yerinden çıkardı, geldi. Hanife Hanım'ları aldı. Terlemiş gibiydi. Akşam trafiği de oldukça sıklaşmıştı. İstasyondan yukarıya, parka doğru döndü.
"Nerede oturuyorsunuz?"
"Denizkent'i bilir misin?"
"Forbes parkının üstünde değil mi?"
"Evet! Vergi Dairesi'nin önünden yukarı çık. Millî Egemenlik Caddesi'ne döner dönmez, dur. Evimiz orada."
"Anladım! Şimdi anam, merakından çatlıyordur. Hemen söylesem, yırtınır gelir. Çaresizliğim, sıkıntımı arttırıyor. Sizi bıraktıktan sonra, bizim köroğlu ile ona gideriz. Dilerse, alır gelirim. Hanife teyze, anamı çok iyi bilir. Aralarında yaş farkı var. Anam, teyzemden ufak. Ben, anamı çok severim. Babam olmadan, öldür Allah, sofraya bile oturmaz. Aynı sofra etrafında toplaştığımız günleri, anamın bize anlattıklarını, davranışlarını unutamam. Babama bir şey olursa, anam yaşamaz. Etle tırnak gibi olmuşlar. Gevezelik ediyorum ya, sıkıntımdan. Aslında ben de, konuşmayı pek sevmem. Nedense bugün dilim çözüldü. Başınızı ağrıtıyorsam, çekinmeden söyleyin de susayım."
"Konuşursan, açılırsın."
"Öyle diyorlar. Fakat kafamda bir boşluk var. Çok defa denemişimdir. Böyle durumlarda, mutlaka kötü bir şeyle karşılaşıyorum. Konuşmasam, patlayacağım. Köprüyü düz geçsek olur mu?"
"Niye olmasın?"
"Sormadım. Belki de başka bir yere gidecektiniz?"
"Hayır, hayır!"
"Sofra derken, aklıma geldi. Sofrada anam, kardeşlerimle benim üstümüze titrerdi. Bazlamanın sıcağını, yemeğin yağlı tarafını bize verirdi. Aynı tabaktan yerdik. Tabağın dibini kim sıyırırsa, anam, ayrıca onu ödüllendirirdi. Ödül, para pul demek değil. Süt tenceresinin dibini sıyırır, kaşık dolusu kaymağı da ona ayırırdı. Küçücük şeylerle mutlu olurduk. Kardeşlerimden biri, sofranın kenarına kaldırmak için yapışacak olsa, engeller, onu durdururdu. Ekmek kırıntılarının atılmasına gönlü razı gelmezdi. Ufak kırıntıları bir bir toplar, avcına doldurur, ağzına götürürdü. Bir gün, niye böyle yaptığını sordum. Yavrum dedi, siz seferberlik günlerini bilmezsiniz. Kıtlık çekmediniz. Yokluğu da tanımazsınız. Bolluk içinde yüzüyorsunuz. Biz, o günlerde çok burçak ekmeği yedik. Kemik gibidir, acıdır demedik. Çok defa suyla karın doyurduk. İki yudum suyu, bir lokma ekmeğe saydık. İnsan, nimetin kıymetini bilmeli."
"Bilmeli ya, Mehmet Ali, bilmeli! Anan az bile söylemiş. Varlık içinde darlık olur mu? İnsan, kendi malının hırsızı kesilir mi? İş başa düşünce oluyor. Biz, kendi malımızın da hırsızı olduk. Bolluk vaktinde yokluk çektik. Hasat zamanı, öşürcü kapıya dayanır. Şu kadar buğday, şu kadar nohut, şu kadar da susam yazdım deftere derdi. Ürün, deftere yazılandan az çıkarsa, yanardık. Öşür vaktine kadar, kendi malımıza el süremezdik. Çoluk çocuk açmış, bu kimin umurunda? Açlık, terbiyesizlik de getirir. Karnımızı doyurmak için, gösterilen yerde depolanan malımızdan, gizlice çalardık."
"Desene yatıp kalkıp bu günlerimize şükretmeliyiz."
"Şükretmeliyiz ya!"
"Lâfa daldık, soramadım. Mahkeme ne oldu?"
"Ne olsun? Biz, hâkim önünde iki sözü bir araya getirmekten
çekiniriz. Şeriatın kestiği parmağın acımayacağını biliriz. Hem şekerim, tansiyonum da var. Baktım mahkemede de hiç konuşamayacağım, Orhan Bey'e yazdırdım ifademi. Yola tecavüz edenlerin arasına, beni de yazmışlar. Orhan Bey, mahkeme bilgi kağıdını inceleyince, benim tarlamın parsel numarasının olmadığını gördü. Babanın da, o yolun kenarında tarlası yok. Bunları, bir bir yazdı Orhan Bey. Ben, yazılanları hâkime verdim. Şöyle bir baktı, okumadı bile. Dosyanın arasına sıkıştırdı. Yeni duruşma günü-nü elime tutuşturdu. Anlaşılan mahkeme, sıpanın kuyruğu gibi uzadıkça uzayacak."
"Mahkeme bu! Kolay kolay bitmez."
"Avukat mavukat da tutmadım."
"Muhtar, tutmuş. Hem avukata ne gerek? Ben bile biliyorum, sizin tarladan yola tecavüz yok. Mehmet Ağa, çok ayıp etmiş. Bütün köylüyü davalıydı, şahitti derken, mahkeme kapılarında süründürecek. Aslında onun derdi başka. Birkaç gün önce muhtarla görüşmüştüm. Asıl yola tecavüz, Mehmet Ağa tarafından yapılmış. Mezarlık arkasından Konturacı Süleyman'ın tarlasının yanından Kalçık Köprüsü'ne çıkan yolun kenarındaki geniş alanda, çocukluğumuzda çok sığır güttük, hayvan otlattık. İşte o alanı Mehmet Ağa kendi tarlasının içine katmış. Bizim muhtar, iş bilir bir adam. Yol kenarına çekilen çitleri kaldırıp atmış. Mehmet Ağa'yı da köyodasında, köylülerin yanında şamar oğlanına çevirmiş. Mehmet Ağa, bu! El yanında eşekten düşmüşe dönünce, intikam almayı kafasına koymuş. Mahkeme, bu işin mahkemesi. Ceremeyi de sizler çekiyorsunuz."
"Cereme çekmekle kalsak, şükür deriz. Baban sıkıntısından yataklara düştü. Basit bile olsa haksızlığa uğramak, arlı olana feleğini şaşırtıyor."
"Babam, duruşmaya çıkabildi mi?"
"Ne gezer? Sıra ona gelince, düştü bayıldı."
"Buradan dön, Mehmet Ali! Yukarı çıkma! Sağdaki blokta oturuyoruz. Vaktin varsa, bize uğra beş dakika. Karnın da açtır, acı soğan kuru yavan ne varsa, Allah ne verdiyse yeriz."
"Sağ ol abla! Lâfa daldık. Neredeyse bildiğim adresi çiğneyip geçecektim. Zamanım olsa, yukarı çıkardım. Orhan ağabeyi de görürdüm. Beni bağışlayın."
"Bir acı kahvemizi içseydin!"
"İçmiş sayın! Akşamın eli kulağında."
"Sen bilirsin."
Bahçe kapısının girişinde araba durdu. Hanife Hanım'la gelini, indiler. Dış kapıdan içeri girdiler. Şükriye Hanım hızlandı, bahçede dolandı. Güllere, fidanlara göz attı. Öfkeyle söylendi:
"Bu kapıyı da kim, ardına kadar açar bilmem? Kör olasıca keçiler, bütün fidanların gözlerini budamışlar. Bu şehrin sahibi yok. Belediye uykuda. Korumacılar da, kökten kayıp. Orhan üzülecek şimdi. Hepsine gözü gibi bakıyordu."
"Hepsini mi yemişler Şükriye?"
"Öyle gibi. Çomak edip bırakmışlar."
"Vah vah!"
Şükriye Hanım, kendi evine çıkan merdiven basamaklarını hızla geçti. Hanife Hanım geride kaldı. Yine kim bilir kaç yerde soluklanacak, dinlene dinlene yukarı çıkacak? Orhan Bey, pabuçlarını dışarıda bırakmış. Bir türlü akıllanmayacak. Ayakkabı hırsızlarına davetiye çıkarıyor. Kapıyı açan Şükriye Hanım, önce dışarıdaki pabuçları toparladı, vestiyerde yerine koydu. Televizyonun sesi, yine gürlüyordu. Orhan Bey mutfakta, kırık kırsıkla açlığın verdiği ayaklanmaları bastırmaya çalışıyor. Eşinin geldiğini anlayınca seslendi:
"Televizyona dokunma, sakın! Bu sıra gazete okuduğumuz yok. Haber özetlerini dinlemek istiyorum."
"Sanki biraz sesini kısıp dinlesen olmaz!"
"Olmaz!"
Mutfakta işini bitiren Orhan Bey, eşiyle birlikte oturma odasına geçti. Atik davrandı. Kumandayı kaptı. Huy edindiğinden olacak, kanallarda gezindi.
"Hayli geciktiniz. Bir terslik mi oldu?"
"Ay Orhan! Sorma başımıza geleni. Annen gelsin. O, sana da anlatır. Ben üstümü değişip, mutfağa geçeyim. Hazırda da bir şey yoktu. Açlığını kırabildin mi?"
"Eh, biraz! Bu günlerde de iştahım kabardı."
"Şimdi sofrayı hazırlarım. Sen, haberlerle oyalan. Ama şunun sesini kıs biraz, olmaz mı?"
Orhan Bey kayıtsız, kanal değiştirdi. Yeni kanalda spor özetleri vardı. Fakat alt yazı geçiyordu. Başını kaçırmıştı ya, bekledi. Alt yazı, yeniden, baştan geçmeye başladı.
"Susurluk yakınlarında feci kaza: Aşırı sürat yapan bir mersedes, aniden önüne çıkan bir kamyonla çarpıştı. İlk belirlemelere göre..."
Bu sırada aman aman çeken, oflayıp puflayan Hanife Hanım da odaya girdi. Soluk soluğaydı. Koltuğuna çöktü. Orhan Bey'i şöyle bir süzdükten sonra, televizyona döndü.
"Kader denilen yazı bozulmuyor, Orhan! Bugün nelere katlanmak zorunda kaldık, bir bilsen! Limoncu Halil, hastanede. Mahkeme, kolay kolay da biteceğe benzemiyor. Her hâlde daha çok sürüneceğiz!"
"Biter be anam, biter! Karanlıklar, aydınlıkların ilk habercisidir. Korkularımızın sebebi olan yaldızlar kazındıkça, gerçekler ortaya çıkmaz mı?"
Yaldızlar?..
Yaldızlar, bakalım zaman aynasına hangi görüntüleri düşürecek? Doğrular aranıp bilinecek, hak yerini bulacak mı?
Gece başladı.
Sabahı, bütün şehir çalkandı.
"Acil serviste yatan bir adam, ilgisizlikten ölmüş!"
"Mehmet Ağa vurulmuş!"
"Ağa vurulmuş!"
17 Aralık 1996, Söke
Oyhan Hasan BILDIRKİ

